Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

TOPRAK ANA

DOĞA NE VERİRSE ONU ALIRSIN

Kapitalizm ekolojik krizin yavaş yavaş (!) farklı yönlerinin ortaya çıkmasıyla yeni çözüm önerileri getirmeye çalışıyor. Bunlardan biri de alternatif enerji. Aslında petrol kriziyle ivme kazanan bu yenilenebilir enerji araştırmalarının yıldızları, içerdikleri birçok olumluluk -hem ekonomik hem de ekolojik açılardan- nedeniyle parlamaya devam ediyor. Tabi Türkiye gibi kuzeyin çöplük olarak kullandığı ülkelerde bu tip konulara fazla önem verilmiyor. Aydınlanmanın ve ilerlemenin öncüleri olan üniversitelerimizde de çok az çalışma yapılıyor. Zaten teknik üniversitelerdeki eğitim tam bir embesilleştirme operasyonu. Bilgiler yaşamdan o kadar koparılmış ki yabancılaşmanın en yoğun yaşandığı eğitim kurumu olduğu söylenebilir. Bu kurumun içersinde yer alanların bu konularda teknik kaynak bulması da çok zor. Yazıyı yazma sebeplerimden biri de bu. Öncelikle alternatif enerji türlerini kısaca incelemeye çalışalım.

Güneş

Dünyadaki yaşamın kaynağı olan güneş enerjisi, milyarlarca yıldır evrim süreci tarafından -bir açıdan -bilinçli bir şekilde  kullanılıyordu. Son yüzyıldaki yeni yaklaşımlarla insanlar tarafından da  farklı enerji türlerine dönüştürülmeye başlandı. Yerküre üzerine metrekareye düşen enerji miktarı yaklaşık olarak 1000 kilowat. Günün faklı saatlerinde ve farklı enlemlerde veya sezonsal olarak alınabilen enerji miktarı değişiyor. Genel olarak iki tür yöntem var.

a) Güneş termal

Evlerin çatılarında gördüğümüz ısıtıcılar bunlara örnek. Geniş yüzeyli borular içersinden bir akışkan geçiriliyor (genellikle su). Işınların yüzeyden geçip geri yansımaması için saydam bir plaka kullanılıyor. Alt bölümde de yalıtkan bir malzeme. Üretimi oldukça kolay. Gerektiğinde bir elektrik motoruyla su geri beslenebiliyor. Yöresellik önemli olmakla birlikte büyük ölçüde evlerde ısıtma amacıyla kullanılıyor. Bir binanın –hastane gibi- tüm ısıtmasının bu şekilde yapıldığı birkaç örneğe de rastladım.

Farklı bir yöntem de güneş ışınlarının belli noktalarda yoğunlaştırılarak  yüksek sıcaklıklara ulaşılması –600 derece gibi- ve bu sıcaklıkla aracı bir akışkan yardımıyla türbinlerin döndürülmesi ve elektrik elde edilmesi. Bu yötemin avantajı birim enenrji için daha az malzeme kullanılması. Ancak çok daha karmaşık bir yapı olduğundan gerek sistemin kurulum aşamasında gerekse enerji üretimi sırasında karmaşık emek örgütlenmelerine ihtiyaç duyuyor. Kısacası güneş alan bir yere biz kendi başımıza küçük bir su ısıtıcısı yapabiliriz veya belki bir evin ısıtma sisitemlerini oluşturabiliriz ancak bir türbin tasarlayamayız en azından şu anda.

b) Güneş pilleri

Teknik yazında fotovoltatik pil  (pv) olarak geçiyor . Temelde yarı-iletken teknolojisiyle ilintili. Bu yüzden üretimi bugün için çok sorunlu. (Bu teknoloji entegre ve içerdiği bileşikler doğa düşmanı)

Hemen sorduğunuzu duyar gibiyim. Öyleyse neden inceliyoruz, işmiz olmaz!…Öncelikle panelden anında elektrik  elde ediliyor. Birkaç on sene gibi çok uzun ömürleri var. Yaklaşık verimleri %10-20

(laboratuvarda iki katı) arasında, 1*1,5 boyutlarındaki 600$’lık bir panelden 85watt gücünde elektrik elde edilebiliyor. Üretimindeki sorunlar aşılabilirse -küresel ısınmada göz önüne alınırsa- geleceğin en sorunsuz enerjilerinden biri. Bir kere üretiyorsunuz  hiç müdahale etmeden –bakım, kontrol gibi- yıllarca kullanıyorsunuz. Çok farklı çeşitleri var ve kullanımı sürekli artıyor. 

Rüzgar

Türbin kanatlarına çarpan rüzgar bunları çeviriyor ve mekanik enerji de dinamolar yardımıyla elektriğe dönüştürülüyor veya doğrudan kullanılıyor. Rüzgar enerjisi hızının kübüyle orantılı. Bu yüzden hız yaşamsal bir öneme sahip ( İki kat hız sekiz kat enerji demek ). Düzlüklerde, kıyı boylarında, dağ yamaçlarında genellikle rüzgar hızı daha yüksek. Pek çok durumda yükseklik arttıkça  hız da artabiliyor bu yüzden yüksek kuleler tercih ediliyor. Yine güneş kaynaklı olan rüzgar enerjisinde de bölgesel özellikler ön plana çıkıyor. Günün farklı anlarında rüzgar hızları farklı olduğundan elde edilen enerji de çok farklı hatta pek çok zaman hiç (çalışma zamanının ancak %20-30’u ).  Türbini çalıştıran en düşük hız da önemli. Tasarımı biraz uğraştırıcı hatta bazı durumlarda oldukça karmaşık. Türbin yerleştirilmek istenen yerde bir süre ölçüm yapılması gerekiyor. Yatay ve dikey olmak üzere iki tip rüzgar türbini var. En ucuz eneji olduğu söylenebilir. Genellikle  kuyulardan su çekmek için kullanılan  dikey türbinlerin üretimi oldukça kolay (Bir de bana sorun kaç aydır uğraşıyorum ancak ortada pek birşey yok!). Çok basit tasarımlarda birkaç yüz watın üstüne çıkmak oldukça zor. Megavatlar mertebesine ulaşmaya çalışan tasarımlar da var. Kuşların rüzgar türbinleriyle arası pek iyi değil.

Bioenerji

Fotosentez sonucu bitkilerin oluşturdukları kimyasal enerji farklı biçimlerde ortaya çıksa da genel olarak bioenerji adıyla anılıyor. Ağaç kütüğü, organik artık ve çöpler, özel olarak enerji elde etmek üzere yetiştirilen bazı bitkiler -ki bunlara genel olarak biokütle denmekte - , fındık kabukları, yapraklar, ve benzeri pek çok şey bu grupta değerlendiriliyor. İşlem oldukça basit. Bu organik yapılar yakılıyor ve sonuçta enerji açığa çıkıyor. Yanmanın da farklı çeşitleri var, doğrudan yanma, oksijensiz yanma, hidrojenle yanma gibi. Yanma sonucu zararlı atıklar ortaya çıkmıyor, ancak karbondioksit açığa çıkıyor. Yakmak için ürün yetiştirmek toprağın fakirleşmesine yol açmaz mı? 3.dünyada en fazla kullanılan enerji türü.

Jeotermal enerji

Yerkürenin altındaki ısının yüzeye yakın bölgelerdeki suyu ısıtması ve bu ısıdan bir şekilde yararlanılması ana yaklaşım. Kaynağın kapasitesine göre küçük bir santral kurulabilir. Kurulum süresi oldukça kısa. Çevre kirliliği çok az. Küçük ölçekli uygulamalardaysa evlerde ısı pompalarının çalıştırılmasında kullanılıyor (Isı pompası dış ortamdan hava -ve dolayısıyla ısı- alan ve iç ortamın sıcaklığını değiştiren çok ekonomik bir iklimlendirme makinesi.). Yüzeye su çıkmıyor aksine yer altına –dikine- 30-100 metre uzunluğunda boru yerleştiriliyor. Boruda bulunan sıvı ile yer altındaki su birbirine karışmıyor yalnızca ısı alışverişi yapıyorlar. Pasifik okyanusunun çevresi jeotermal açıdan oldukça zengin.

Küçük su gücü

Akarsuların üzerinde kurulan farklı boyutlardaki santrallerden elde ediliyor. Suyun içerdiği enerji debisinin ve düşüşünün fonksiyonu. Büyük hidroelektrik santrallerin tersine su biriktirmek için baraj yapılmıyor sonuç olarak ekolojik tahribat ortaya çıkmıyor. Özellikle suyun yönünü değiştirmeyen santrallerin doğayla oldukça uyumlu olduğu söylenebilir. Tabi bazı sorunlar da yok değil. Örneğin somon balıkları yumurtlamak için akıntıya ters yönde yüzüyorlar. Bu dostlarımız için ek bazı çözüm önerileri gerekli. Yeni Zelanda Waikaremoana’daki Pripau gölünde 40 megawatlık bir santral var.

Deniz seviyesinden 610 metre yükseklikte doğal bir barajgölüne sahip bu santral çevresinde balıkçılık, avcılık ve su-kayağı da yapılmakta.

Sanayi toplumunun bir ara ümidi nükleer enerjiydi. Ama süreç bu enerji türünün kapitalizm için bile çok fazla riskli olduğunu gösterdi. Fosil yakıtlar bitiyor paranoyası -artık şüpheye düşmeye başladım- sonucu bu sürdürülebilir enerji modası aldı başını gidiyor. Kapitalizm için en güzel şey bu kaynakların hiçbir zaman tükenmeyecek olması ve biraz da çevre yönü. Buna karşın efendisizler açısından alternatif enerjinin farklı bir önemi var. Dikkat edilirse hepsinin ortak özelliği yerelliklerin ön plana çıkması. Ve özellikle rüzgar için, doğa ne isterse onu veriyor bir anlamda. Klasik enerjilerdeki gibi önceden ne elde edilebilineceğini kestirmek mümkün değil. Bu teknolojinin rasyonelliğiyle karşıtlık içeriyor. Doğayla insan arasındaki ilişkinin tekrar organik toplumlardaki duruma getirilmesinde,  çeşitlilik içinde birliğin sağlanmasında etkili olabilir. Ve bu alternatif enerji kaynakları bugün kullanılan klasik biçimlere göre daha aktif ve ekolojik dengeye uygun. Binlerce yıl önce oluşmuş organik artıklar değiller örneğin hareket içeren şeyler. Bu da doğayı kaynak olarak gören bakış açısından doğayla organik bütünlüğü esas alan bir bakış açısına geçmemizde etkili olabilir.

Özgür komünlerin enerji gereksinmeleri muhtemelen yukarda bahsedilen alternatif enerji yöntemleriyle karşılanacak. Alternatif enerji merkezi bir örgütlenme gerektirmiyor aslında en önemli özelliği de bu. Merkezileşme büyük oranda hiyerarşi tehtidini de beraberinde getiriyor. Şu da bir gerçek ki enerji sistemleri basitleştikçe üretimi kolaylaşıyor, uzmanlaşma gereksinimi azalıyor, inşa için (gerek tasarım gerekse üretim olarak ) örgütlenmesi gereken birey sayısı da azalıyor –hatta bazen bire inebilir – ancak elde edilen enerji azalıyor bu belki çok önemli olmayabilir ama, maliyet artıyor. İlk bakışta özel mülkiyetin olmadığı bir toplumda maliyet artıyor da ne demek denilebilir. Ancak bunun anarşist toplumdaki karşılığı daha fazla malzeme daha fazla tüketim ve doğaya daha fazla zarardır. Daha kapsamlı araştırmalar gerekiyor.

Uygulamaya koyacağımız eko-komün denemelerinde bu enerji sistemlerine ihtiyacımız olabilir. Şu an için sayaçlarla oynamak en iyi çözüm gibi görünüyor, yarın için belki daha farklı. Öncelikli olarak bir bilgi ağı örgütlemeyi öneriyorum. Belki yalnızca bu konuda da değil gereksinme duyduğumuz diğer konularda da veya daha genel bir ağ.

ÇEVRE KİRLİLİĞİ

KENDİNİ HAVUZUN SERİN SULARINA ATAN BİRİSİNİN O AN ÇEKİLEN RESMİ

toprakana63

ŞELALE

toprakana42

KAZ DAĞLARI ZATEN ALTIN

İzmir Dikili Belediyesi 01.11.2007 tarihinde Kaz Dağları'nda süren altın arama faaliyetlerine ilişkin olarak bir basın açıklaması yaptı. Söz konusu basın açıklaması metnine aşağıda yer veriyoruz.

 
 
 
 
 
 
 
 
DİKİLİ – İZMİR   BELEDİYESİ
 
B A S I N     A Ç I K L A M A S I

Uluslarararası, emperyalist altın tekellerinin ve yerli işbirlikçi taşeronlarının;
Yöremizde, Bergama – Ovacık'da, Ülkemizde, Balıkesir – Havran, Uşak - Eşme, İzmir - FM Çukuru, Tunceli – Ovacık, Erzincan – Çöpler, Eskişehir – Kaymaz, Madra Dağlarında ve Çanakkale - Kaz Dağlarında siyanürlü altın işletmeleriyle, insan ve çevre sağlığını tehdit etmektedir.

Altın madenleri atık depoları içerdiği zehirli kimyasallarla yeraltı sularını kirletmekte, altın işletmelerinin aşırı su kullanımıyla yeraltı suları azalmaktadır. Dünya Altın tekelleri, ülkemizin geleceğini risk ve ipotek altına sokmaktadır. Ülkemiz toprakları uluslararası şirketler tarafından adeta işgal edilerek, beraberinde hukuksal ve sosyal kirliliğe de yol açılmıştır.

Bergama – Ovacık Köyü'nün, Edremit'ten, Kozak'tan altın cevheri getirilerek, Ege Bölgesinin siyanürlü altın merkez işletmesi yapılmasını şiddetle kınıyoruz. Ovacık'ta yükselen siyanürlü atık depolarını, maden atık tepelerini protesto ediyor, bölge insanının yaşamını elinden alan uluslararası altın tekelleri ve taşeronlarını lanetliyor, onların ülkemizde çalışmasına müsaade eden Devlet yetkililerini kesinleşmiş mahkeme kararlarını uygulamaya, görevlerini yapmaya, insan ve çevre haklarına saygı göstermeye davet ediyoruz.

Kaz Dağları, Madra Dağları, Kozak Yaylaları, dünyanın oksijeni en bol, gözde turistik merkezleri, altın avcılarının işgalindedir. Altın madeni arama sondajlarıyla delik, deşik edilmek, kirletilmek, katledilmek isteniyor. Zehirli kimyasallarla altın eldesi, madencilik kapsamına alınmamalıdır. Zehirli atık tepeleri yurdumuzun büyüleyici yörelerini kaplayıp, doğal yaşamı yok etmek üzeredir.

İnsanımıza, çevremize, ormanlarımıza, havamıza, suyumuza, tarımsal ve hayvansal ürünlerimize, çam fıstığımıza, zeytinimize, denizimize ve deniz ürünlerimize, yenilenebilir enerji kaynaklarımıza, yeraltı sularımıza sahip çıkmalı – korumalıyız. Devletimizden, altın tekelleri ve yerli işbirlikçilerinin arama ve işletme ruhsatlarının iptalini, bölgemizin ve ülkemizin siyanür atık depolarından, zehir havuzlarından temizlenmesini, rehabilite edilmesini, T.C Anayasa mahkemesinde bekleyen yürürlükteki maden kanunu ve yönetmeliklerinin iptalini isteyen davanın, ivedilikle sonuçlanmasını bekliyoruz.
 
DİKİLİ  -  İZMİR   BELEDİYESİ
 
Osman ÖZGÜVEN  Belediye Başkanı             
Yusuf ALTIPARMAK     Belediye Başkan Vekili                       
Salim ÇELEBİ Meclis Üyesi
Mehmet ARICI  Meclis Üyesi
Bülent KARATAŞ Meclis Üyesi
Cemal ERGüNO Meclis Üyesi
Hikmet GENÇTÜRK Meclis Üyesi                 
Sedat ÖCALMeclis Üyesi
________________________________________________________________________________________________________________________________________________

 KAZDAĞLARI'NIN ÜSTÜ 'ALTINDAN' DEĞERLİ

Çanakkale Çevre Platformu'nun 27.10.2007 tarihinde yaptığı basın açıklamasına aşağıda yer veriyoruz.

BASININ VE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

 

Türkiye’de 80’li yıllardan bu yana izlenen neoliberal politikalar ile sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, çevre ve tarım alanları en büyük tahribatı görmüş, özelleştirme uygulamaları ile de bu ulusun dişinden tırnağından artırarak oluşturduğu kamu işletmeleri yok pahasına birçoğu da amacı ve kaynağı belli olmayan yabancılara, küresel sermaye gruplarına hizmet eden yerli işbirlikçilerine satılmak suretiyle elden çıkarılmıştır. Şimdi sırada sularımız, ormanlarımız, ovalarımız, dağlarımız ve madenlerimiz vardır.
2004 yılında Dünya Çevre gününde yürürlüğe giren 5177 sayılı yasa ile değişik 3213 sayılı maden yasası ile 100 bin Km² si Batı Anadolu da olmak üzere 159 bin Km² lik bir alanda çoğunluğu yabancılar ve onların işbirlikçilerine maden arama ruhsatı verilmiştir. Bu saha yeni müracaatlarla birlikte 450 bin Km² yi bulmaktadır. Yani ülke yüzölçümünün yaklaşık yarısı, çoğunluğu yabancı olan maden şirketlerinin denetimine verilmiştir. Karşılığında alınan 1750 milyon dolar onur kırıcı bir bedeldir.
Son günlerde Kazdağlarında altın aramaları ile ilgili olarak önce Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü onurlu mücadeleyi “ajanlık “ olarak nitelemiş, arkasından da yanına aldığı 22 madenci (altıncı) bilim adamı ile birlikte Bakanın üslubu ile bu mücadeleyi bilgisizlikle suçlamıştır. Bu arada da Kazdağlarında çok ciddi maden rezervi bulunduğunu ilan etmişlerdir. Bu ilanın zamanlaması bakanın deyimi ile manidardır.
Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanının maden deyince, aklına altın gelmekte ve altını en kirli şekilde (siyanür liçi ) çıkarmaya çalışan işbirlikçilerin hamiliğine soyunmaktadır.
Kazdağlarında ciddi maden rezervinin olduğunu söyleyenler bilmelidirler ki; Kazdağları, çevresinde yaşayan 1.5 milyon insanın temiz, güvenilir su kaynağıdır. Dünyanın ikinci önemli oksijen merkezidir. Bünyesinde barındırdığı önemli sayıda endemik bitki ve hayvan varlığı ile önemli bir gen merkezidir. Tarih, kültür alanı ve mitoloji kaynağıdır. Başta İlyada olmak üzere Homeros destanları bu toprakların kültürünü, uygarlığını anlatır. Bu destanlar Avrupa’da ilköğretimden başlayarak okullarda okutulur, bizim ülkemizde de okullarda okutulmalıdır. Dünyanın en kaliteli meyve ve sebzelerinin yetiştiği bir mekan, önemli bir süt ve et üretim merkezidir. Ülkemizin en önemli orman alanlarından biridir. Eteklerinde yetişen zeytini ve üretilen yağı sarı altındır. Bu değerlerin tamamı Kazdağlarının üzerindedir. Kazdağları böyle de kalacaktır. Yeraltındaki maden rezervleri yer üstü zenginliğinin yanında bir hiçtir.
Kazdağları yeryüzü cennetidir. Bu cennette dağların içinin oyularak siyanürlü yöntemle altın üretilmesi başta suları, havayı, tarım topraklarını kirletecek, ormanları yok edecek, tarihi değerleri ve kültürel yapıyı bozacak, tüm tarımsal üretimi hem nicel hem de nitel olarak düşürecek, bölgenin organik nitelikteki üretim özelliğini bozacak, yörede yetişen ürünlerin pazar payını düşürecektir.
Et ve süt üretiminde, siyanür ve onun çözündürdüğü arsenik, molibden, civa gibi ağır metallerin varlığı önemli beslenme sorunları yaratacak başta bölge insanı olmak üzere geniş bir kesimin gıda güvenliği tehlikeye düşecektir. Yörede tarımda çalışan yüzde 50 den fazla nüfus işsiz ve aç kalacak yurt bildikleri toprakları terk edeceklerdir.
Zaten kıt olan su kaynakları, kirlenmenin ötesinde tükenecektir. Altın çıkarmada 1 ton kayaç için 3 ton su kullanılacak, 1 trilyon tondan fazla kayacın işleneceği düşünüldüğünde 3 trilyon tondan fazla suyun kullanılacağı açıktır. Tüm dünyada suyun stratejik öneminin arttığı bu konuda önemli pazarların oluştuğu ülkemizin de güvenlik sorunu haline geldiğini düşündüğümüzde böyle bir lüksümüzün olmaması gerekmektedir.
Maden Ocakları 1.derece deprem bölgesindedir. Bölgede halen diri olan ve büyük ölçekte deprem üretmesi muhtemel olan faylar mevcuttur. Maden işletilip, alan atık barajları ile terk edildiğinde hem deprem riski sürecek hem de yörede tüm canlılar için ölümcül hastalıklar yüzlerce yıl etkisini sürdürecektir.
Tüm bu olumsuzluklara karşın madenciler tarafından ödenecek devlet hakkı yine madencilerin beyanları esas alınarak ocak başı satış fiyatının yüzde 2 sidir. Yani 100 gr altının 2 gramı devlete ödenecek 98 gramı çok uluslu şirketlerin kasasına gidecektir.
Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı ile madencilerin Kazdağlarının kuzeyi ile güneyini birbirinden ayırma, güneyinde maden işlemekten vazgeçip, kuzeyi maden işletme alanı olarak belirlemek gibi bir niyetinin olduğu dikkatlerimizden kaçmamaktadır. Kazdağları bir bütündür. Kuzeyi yani dorukları yani su kaynakları kirletildiğinde güneyinin bu kirlilikten payını alacağı bilinmektedir.
Güneydeki duyarlı kamuoyu ve sivil toplum örgütleri bu durumun farkındadır. Bu amaçla bölgede oluşan olumlu hava “böl yönet” mantığı ile bozulmaya çalışılmaktadır.
Çanakkale halkı ile Körfezin duyarlı insanları bu konuda tek yumruktur. Bölünmek şöyle dursun Türkiye’nin altın çıkarılan tüm bölgeleri ile birleşme kararlılığındadır.
Gerek Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanının gerekse onunla beraber hareket eden ve aynı üslubu kullanan 22 adet bilim adamının bu durumu ve Kazdağlarının yer üstü zenginliklerini bilmemesi bilgisizlikten kaynaklanmıyor ise; gözlerini dünyanın en kirli ve en kanlı madeni altının bürümesindendir.
Altın madeni işletilmesinin çevreye, insan sağlığına etkileri değerlendirilmeden, toplumsal maliyetleri hesaplanmadan, yöre insanının izni ve onayı alınmadan ruhsatlandırılmasında hiçbir toplumsal yarar olmadığı için başta Danıştay olmak üzere mahkemelerce iptal kararı verilmektedir.
3213 sayılı maden yasasının bazı maddelerinin iptali için anayasa mahkemesinde açılan dava 3 yıldan fazla süredir sonuçlanmamıştır. Söz konusu davanın biran önce sonuçlanmasını diliyoruz. Sonrada yerine ulusal çıkarlarımızı gözeten yeni bir yasa konmalıdır. Bu yasa nedeni ile genelde ülkemiz üzerine özelde de Kazdağları üzerine konan ipotek kaldırılıncaya kadar işbirlikçilere, ajanlara inat bu onurlu mücadelemiz sürecektir.
Saygılarımızla

 

Hicri NALBANT
Çanakkale Çevre Platformu
Sözcüsü
 Kaynak:TMMOB Çevre Müh.Od.
30.10.2007
 

ÇMO 7. ULUSAL ÇEVRE MÜHENDİSLİĞİ KONGRESİ SONUÇ BİLDİRGESİ

24-27 Ekim 2007 tarihleri arasında düzenlenen 7. Ulusal Çevre Mühendisliği Kongresi Sonuç Bildirgesi aşağıda yer almaktadır.

ÇMO 7. ULUSAL ÇEVRE MÜHENDİSLİĞİ KONGRESİ
SONUÇ BİLDİRGESİ

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası 7. Ulusal Çevre Mühendisliği Kongresi, 24-27 Ekim 2007 tarihleri arasında “Yaşam-Çevre–Teknoloji” ana teması ile İzmir Şubesi sekretaryasında Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilmiştir.

Önümüzdeki on yılda hızla artacak olan çevresel yatırımların çevre kalitesinde beklenen iyileşmeyi sağlayabilmesi için, izlenmesi gereken çevre yönetim politikaları, uygun proses ve teknoloji seçimleri ile yasal ve idari düzenlemelerin tartışılarak, deneyimlerin paylaşılması amacıyla “Yaşam – Çevre - Teknoloji” ana temasıyla düzenlenen Kongre, Odamızın kuruluşunun 15. yılında gerçekleştirilmesi nedeni ile ayrı bir önem taşımaktadır.

Kongre’de, Düzenleme Kurulu tarafından belirlenen 32 alt başlık altında, 84 sözlü, 2 çağrılı bildiri ile 30 poster bildiri sunulmuştur. Ayrıca Kongre kapsamında panel, seminer, atölye çalışması, film gösterimi, sergi ve firma tanıtımı gibi etkinlikler ile birlikte teknik gezi gerçekleştirilmiştir.

Akademisyenler, bürokratlar, mühendisler, sektör temsilcileri, üyelerimiz ve çevre mühendisliği bölümü öğrencilerinin yer aldığı Kongre’ye yaklaşık 600 kişi katılım sağlamıştır.

Kongre’de öne çıkan konular;
- Çevre bilimi ve mühendisliğinde kullanılan terim ve kavramlarda konsensüs sağlanması ve metodolojiye ihtiyaç olduğu,
- Sürdürülebilir kalkınma politikaları yerine korumacı, iyileştirici ve geliştirici bütünleşik çevre politikalarının temel alınması gerektiği,
- Çevre Mühendisliği alanında hizmet üreten/veren kurum ve kuruluşlarda, çevre mühendisleri istihdamının yeterli olmadığı ve arttırılması gerektiği,
- Ülkemizde çevresel etki değerlendirmesi uygulamalarında yaşanan siyasi, idari ve hukuki sorunların bu yönetim aracının kurumsallaşmasına engel olduğu,
- Evrensel niteliği olan çevresel değerlerin insanların geleceğine ve refahına karşı olmadığı ve yaşamı temel aldığı için tüm değerlerin üstünde tutulması gerektiği,
- Ülkemizde çevre yönetim araçlarının çevre politikalarına, kurumsallaşmaya, mevzuata yeteri kadar yansımadığı ve mevcut mevzuatın uygulamasında ciddi sorunlar yaşandığı,
- Ülkemizde çevre yönetiminden sorumlu kuruluş olan Çevre ve Orman Bakanlığı’nın yetkili olduğu kadar sorumlu olduğunun da unutulmaması gerektiği,
- Sermayenin küreselleşmesinin gittikçe hız kazanması ile kapitalist üretim biçiminin ülkelerin farklı kamu hizmetleri üzerindeki baskıları artırdığı ve özellikle dünyada yaşanan ekolojik krizi de kullanarak yeni bir sektörü; “çevre sektörünü” keşfettiği,
- Çevresel hizmetlerin kar amacı olmayan kamu kurumları tarafından sağlanması gerektiği ve “herkesin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı”nın korunması
olarak dile getirilmiştir.

Kongre, ülkemizde halkların kardeşliği temelinde kurulmuş olan birliğin, estirilen şovenist dalga ile parçalanmaya çalışıldığı günlere denk gelmiştir. Gencecik bedenler üzerinden kirli hesaplar peşinde koşturanlar, halklar arasına düşmanlık tohumları ekmekte, bu ortamda barıştan ve kardeşlikten bahsedenleri vatan haini olarak itham etmektedirler.

Sorunun kan, şiddet ve silahla çözülemeyeceği ortadadır. Gerilimin tırmandığı bugünlerde Çevre Mühendisleri Odası olarak bir kez daha eşit ve özgür bir dünyaya olan inancımızı tekrarlıyor, topraklarımız üzerindeki bu kin bulutlarının bir an önce dağılmasını diliyoruz.

Emperyalist güçlerin yaşadığımız coğrafya üzerinde hegemonya kurmaya yönelik çabalarını Büyük Orta Doğu Projesi adı altında yoğunlaştırdığı bu dönemde, bu politikaların gönüllü işbirlikçilerinin ülkemize yönelik saldırılarını şiddetle kınıyoruz.

ÇMO 7. Ulusal Çevre Mühendisliği Kongresi
Düzenleme Kurulu



Mevsim Güz...

toprakana62

KÜRESEL ISINMAYA KARŞI İLK ADIM - YENİ KARBON HESABI

Küresel ısınmaya karşı atılacak ilk adım, hesap yapmak.

İşler şöyle gelişti. Endüstri Devrimi'nden önce Dünya'nın atmosferinin içerdiği karbon dioksit miktarı yaklaşık olarak milyonda 280 parçacıktı. Bu, iyi bir miktardı. Buradaki "iyi", "alıştığımız gibi" anlamına geliyor. Karbon dioksitin -moleküler yapısı gereği- gezegenin yüzeyinde, uzaya geri ışıyacak olan ısıyı hapsetmesi nedeniyle uygarlık, termostatın bu sayıyla sabitlendiği bir dünyada gelişti. Bu sayı da, kentlerimizi kurduğumuz tüm yerlere, yetiştirip yediğimiz tüm ürünlere, muhtaç olduğumuz tüm su kaynaklarına ve hatta yukarı enlemlerde psikolojik takvimimizi etkileyen mevsim geçişlerini belirleyen yaklaşık 14 santigrat dereceye denk geliyordu.kyoto

Elektrik için kömür, doğalgaz ve petrol yakmaya geçtiğimizde, 280'i

gösteren bu değer yükselmeye başladı. Ölçüm yapmaya başladığımız

1950'lerin sonlarında 315 seviyesine ulaşmıştı bile. Günümüzdeki değeri

de 380 ve her yıl yaklaşık olarak milyonda iki parçacık artıyor. Bu,

kulağa yüksek bir rakam gibi gelmese de, CO2'in yer yüzeyinde her

metrekare için fazladan hapsettiği birkaç vat, gezegenin önemli ölçüde

ısınması için yeterli. Daha şimdiden sıcaklığı yarım derecenin üzerinde

artırdık. Atmosferin içerdiği CO2 miktarındaki daha büyük bir artışın

sonuçları üzerinde kesin bir tahmin yapmak olanaksız. Ama şimdiye kadar

gördüğümüz ısınma Dünya üzerinde donmuş olan neredeyse her şeyi

eritmeye başladı; mevsimleri ve yağış dağılımını değiştirdi; deniz

seviyesinin yükselmeye başlamasına neden oldu.

Şu anda ne yaparsak yapalım ısınma biraz artacak, çünkü ısı, atmosferde

etkisini göstermeden önce belli bir zaman geçiyor. Bir başka deyişle,

küresel ısınmayı durduramayız. Artık görece yavan bir görev söz konusu:

Yapılması gereken şey, zararı kontrol altına almak ve işlerin

kontrolden çıkmasını önlemek. Ancak bu bile kolay değil. Yakın döneme

kadar felaketin yaklaştığına dair açık bir veri yoktu. Artık elimizde

daha çok veri var: Son birkaç yılda milyonda 450 parçacık CO2

miktarının, eğer aklımız varsa, saygı göstermemiz gereken bir eşik

olduğunu belirten bir dizi rapor yayımlandı. Araştırmacılar, bu eşiğin

aşılması halinde gelecek yüzyıllarda Grönland ve Batı Antarktika'nın

buz örtüsünün eriyeceğine ve deniz seviyesinde devasa bir artış

olacağına inanıyor. Milyonda 450 parçacık hâlâ en iyi tahmin (ve bu

cadı kazanında daha az miktarlarda bulunan metan ve azot oksit gibi

sera gazlarını içermiyor). Ama bu, dünyanın o noktaya gelmemeye

çalışacağı bir sınır noktası işlevi üstlenecek. Ve değerler sözü edilen

sınır noktasına doğru hızla yükseliyor. Oran her yıl milyonda iki

parçacık artmaya devam ederse bu sınıra ulaşmamıza sadece 35 yıl kalmış

demektir...

Bunları Biliyor muydunuz?

Birçok çevre uzmanı Kyoto Protokolü’nün ülkelere "karbon kuyusu" orman

koruma alanları belirleme karşılığında ilave karbon salımı iznini veren

bir hükmü tartışıyor. Bu ikame kuralının yararlı olmadığına ilişkin

kaygıları dile getirerek, sadece mevcut salım düzenini sürdürmeyi

teşvik edeceğini belirtiyor.

Karbon kuyusu, atmosfere saldığından daha fazla karbonu emip tutan her

şey - jeolojik oluşumlar, ormanlar, okyanuslar - için kullanılan bir

terim. Bir devletin ormanlık bir alanı karbon kuyusu olarak

belirlemesi, burayı orman yıkımına ve imara karşı koruması anlamına

gelir. Bu tür alanlar karbon döngüsünün doğal bir parçası olduğu için,

bunların korunması sanayi salımlarının işlemez hale getirdiği sistemi

dengede tutmayı sağlar.

Ne var ki, karbon kuyularını belirlemek daha büyük çaplı sorunlara yol

açabilir. Çeşitli eylem grupları gelişme yolundaki ülkelerde

belirlenmiş karbon kuyularının civarında insan hakları ihlallerinin

arttığını bildiriyor. Bu ihlaller arasında insanların başka yere

taşınmaya zorlanması ve ormanların gözetimi için görevlendirilen

kişilere adalete sığmayacak ölçüde düşük ücretler verilmesi de var.

Dahası, söz konusu "ödünleşme" sanayileşmiş ülkeleri salınan karbon

miktarını gerçekten kısmaya yöneltmiyor. Karbon kuyusuna ilişkin daha

eksiksiz bilgileri ve eğitimi yayma yönünde gittikçe artan çabalara

katılan Ormanlar ve Avrupa Birliği Çözüm Ağı (FERN) karbon kuyusu

ödünleşmelerinde şu noktanın gözden kaçırıldığını ısrarla belirtiyor:

"Bir karbon kuyusu oluşturmak fosil yakıt kullanıcısını Kyoto Protokolü

çerçevesinde tanınan salım izninin üzerine çıkması nedeniyle başka

koşullarda meydana gelmeyecek bir karbon salımına gerekçe sağlar."

Göründüğü kadarıyla karbon kuyusu hükmü ülkeleri karbon salımlarını

kısmak yerine, bunları gömecek yeni yerler bulmaya özendiriyor.

Örneğin, ABD’nin önerdiği "sıfıra yakın salımlı" kömür fabrikası

FutureGen, araştırmacıların potansiyel sonuçları henüz bilmediğimiz

yolundaki uyarısına rağmen, salımlarını yeraltındaki tuzlu oluşumlara

pompalamayı tasarlıyor.

İlgili Linkler

Küresel Isınma Konusunda Herkese Açık Araştırmalar

www.ucar.edu/research/climate/warming.jsp

Atmosfer Araştırmaları İçin Üniversiteler Arası İşbirliği'nin sitesinde

bugünkü iklim değişimine ilişkin daha geniş bilgi edinebilirsiniz.

Ayrıca araştırmacıların insan etkinlikleri sonucunda köklü iklim

değişiminin ortaya çıkışını nasıl bildiğine ilişkin ayrıntılı bir

açıklamayla birlikte küresel sıcaklıktaki trendleri inceleyebilirsiniz.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı

maps.grida.no/go/graphic/

total_world_CO2_emissions_from_coal_gas_and_oil

Kurumun elektronik Haritalar ve Grafikler Kitaplığı'nda küresel iklim

değişimini gösteren ve açıklayan binlerce harita, çizelge ve grafik yer

alıyor. Bu kolay anlaşılır grafiklerde görsel bir dökümle dünya

genelindeki toplam fosil yakıt salımlarını inceleyebilir ve her türden

haritalar ile grafikler için siteyi dolaşabilirsiniz.

Karbon Düzeyini Azaltma Girişimi

www.princeton.edu/~cmi/

Princeton Üniversitesi, BP ve Ford Motor Company'nin bu ortak projesi

sera gazları ve küresel ısınma sorununa çözümler bulmayı amaçlıyor.

Kaynak:http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/0710/konu.aspx?Konu=1

 

Kyoto'ya imzanın bedeli 150 milyar doları bulur

kyoto  Devlet Planlama Teşkilatı Türkiye'nin Kyoto Protokolü'nün müzakere edilmeden imzalanması halinde Türkiye'nin milli gelirinde yüzde 10 ile yüzde 37 arasında azalma olacağını açıkladı.
Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) hazırladığı raporla küresel ısınmayı kontrol altına almayı hedefleyen Kyoto Protokolü'nün mevcut haliyle imzalanması durumunda gayri safi yurtiçi hasılada (GSYİH) en fazla yüzde 37'lik (2006 GSYİH'ye göre hesaplandığında 148 milyar dolar) azalma olabileceği uyarısında bulundu. DPT'nin İklim Değişikliği Meclis Araştırma Komisyonu'na sunduğu çalışmaya göre Kyoto Protokolü'nde Türkiye'nin yükümlülük almaması için bunu müzakere etmesi gerekiyor. Müzakere edilmeden imza atılması durumunda ise oluşacak maliyet GSYİH'nin en az yüzde 10'uyla en fazla 37'si (40 ila 148 milyar dolar) arasında değişecek. Çalışmada Türkiye'nin karbondioksit emisyonunu azaltmasını öngören Kyoto Protokolü'nün; Yunanistan, Norveç, Avustralya, Portekiz gibi ülkeler için ise emisyon artırımı olanağı sağladığına dikkat çekildi.  

Yunanistan emisyonu yüzde 27 artıracak

DPT'nin çalışmasına göre şu anda iklim değişikliğiyle ilgili olarak 2 ayrı uluslararası düzenleme bulunuyor. Bu düzenlemelerden ilkini "İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi", diğerini ise "Kyoto Protokolü" oluşturuyor. İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne şu anda 190 ülke ve Avrupa Birliği (AB) taraf. Türkiye yaptığı itirazlar sonucunda, 2004'te farklı bir statüyle sözleşmeye taraf olmayı kabul etti. Ancak henüz bu farklı statüyle ilgili müzakereler yapılmadı. Rapora göre iklim değişikliğiyle ilgili diğer önemli düzenlemeyi oluşturan Kyoto Protokolü'ne ise şu anda 167 ülke ve AB taraf. Kyoto Protokolü'ne göre Lüksemburg'un karbondioksit emisyonunu yüzde 28, Almanya'nın yüzde 21, İngiltere'nin yüzde 12,5, ABD'nin yüzde 7 azaltması gerekiyor. Buna karşın Yunanistan'ın yüzde 12,5, Norveç'in yüzde 1, Avustralya'nın yüzde 8, Portekiz'in yüzde 27 oranında karbondioksit emisyonunu artırmasına olanak sağlanıyor. Fransa'nın karbondioksit emisyonunda ise bir değişiklik öngörülmüyor. Türkiye ise şu andaki tanımlamalara göre tam net olmamakla birlikte protokolü imzalarsa; karbondioksit emisyonunu düşürmekle yükümlü olacak.  

Türkiye kişi başı salınımda 75'inci

Raporda, Türkiye'nin karbondioksit emisyonunun birçok ülkenin gerisinde olduğuna dikkat çekiliyor. Buna göre ABD'de kişi başına karbondioksit emisyonu 20 ton düzeyinde bulunurken Kanada'da 17 ton, Japonya'da 9 ton, AB ülkelerinde 8 ton, Polonya'da 7 ton, Bulgaristan'da 5 ton, Türkiye'de ise 3 ton düzeyinde görülüyor. Türkiye kişi başı emisyon salımında da 75. sırada yer alıyor. Şu anda Türkiye en fazla karbondioksit emisyonuna sahip 25 ülke listesinde ise 22. sırada. Kyoto'ya göre bu 25 ülkenin 11'inin hiçbir yükümlülüğü yok, 3'üne ise esneklik tanındı. Geriye kalan ülkeler ise "ABD, AB, Japonya, Kanada ve Türkiye." DPT'nin raporu, Kyoto Protokolü'nde Türkiye'nin en fazla yükümlülük üstlenen "EK-1 ülkeleri arasında" bulunduğunu gösteriyor. EK-1 ülkeleri, protokole göre karbondioksit emisyonlarını azaltmakla yükümlü. Türkiye, karbondioksit emisyonu listesinde geri sıralarda olmasına rağmen, bu durumunu müzakere etmezse Kyoto Protokolü ile ciddi yükümlülüklerle karşılaşacak. Türkiye'nin Ek-1 ülkeleri listesinden çıkması için bunu müzakere etmesi gerekiyor.  

Çin ve Hindistan'ın yükümlülüğü yok

Türkiye halen, Kyoto Protokolü'nün hazırlanması felsefesini kabul ediyor, ancak kendisine yüklenen yükümlülüğün sorumluluğundan, "fazla" olduğunu düşünerek taraf olmuyor. Üstelik Çin, Hindistan, İsrail ve Güney Kore'nin GSYİH başına emisyonları Türkiye'den fazla olmasına karşın herhangi bir yükümlülükleri bulunmuyor. Türkiye'nin 2013'ten sonra Kyoto Protokolü'ne taraf olmasının muhtemel maliyetleri konusunda 3 ayrı senaryo bulunuyor. Şu andaki koşullar geçerli olur ve Türkiye taahhüt üstlenerek protokolü imzalarsa, ciddi bir maliyet oluşacak. TÜİK'in tahminlerine göre mevcut politikalar ışığında 2004'te toplam 223 milyon ton olan karbondioksit emisyonu, 2020'de yüzde 175 artarak 615 milyon ton olacak. Bunun üzerinden yüzde 10'luk emisyon azaltımının maliyeti GSYİH'de en az yüzde 10'luk bir azalmaya, yüzde 40'lık bir emisyon azaltımı ise GSYİH'de en fazla yüzde 37'lik bir azalmaya neden olacak.  

Yeni liste oluşturulabilir

DPT'nin raporuna göre Kyoto Protokolü'nde yapılacak görüşmeler çerçevesinde Türkiye'nin de aralarında bulunduğu İsviçre, Meksika gibi ülkeler için yeni bir liste oluşturulabilir ve bu ülkelerin belli bir yükümlülük düzeyiyle sınırlı kalması sağlanabilir. Türkiye hiçbir yükümlülük almadan Kyoto'yu imzalama noktasına gelirse, ekonomide bir etkilenme yaşanmayacak. Rapora göre Türkiye ilgili tüm tarafların üzerinde uzlaştığı bir ulusal iklim değişikliği temel politikası hazırlamalı. Ayrıca uluslararası müzakerelerde Türkiye'nin pozisyonu ve alternatifleri belirlenmeli. Türkiye'nin Kyoto Protokolü'nde yükümlülük alıp almayacağı, yapılacak müzakerelere bağlı. Bu nedenle öncelik, özel şartların müzakere edilmesine verilmeli. 

Türkiye'nin Kyoto için önünde 3 senaryo var

1) Türkiye, yükümlülüklerin tanımlandığı listede yer almaz ve Kyoto'yu imzalar: Bu durum Türkiye'ye hiçbir emisyon azaltım taahhüdü ve dolayısıyla yükümlülük getirmez. Ancak buna başta ABD ve AB karşı çıkacaktır.2) Türkiye'nin de aralarında bulunduğu bazı ülkeler (İsviçre, G. Kore, Meksika gibi) için yeni bir liste oluşturulur ve bu ülkelerin daha az yükümlülük alması sağlanır: ABD özellikle bu senaryo üzerinde duruyor. ABD, bu sayede gelecekte Hindistan ve Çin'in yükümlülük üstlenmesinin yolunu açmaya çalışıyor. Ancak bu senaryonun ülke ekonomisine etkisi için daha fazla çalışma yapılması gerek.

3) Türkiye, sayısal bir taahhüt üstlenmeyi kabul eder: Bu senaryo Türkiye'ye en fazla ekonomik yükü getirir. TÜİK, 2004 yılında 223 milyon ton karbondioksit emisyonu olduğunu gösteriyor. Tahminlere göre bu rakam 2020'de 615 milyon tona çıkacak. 615 milyon tonun yüzde 10 azaltımının maliyeti GSYİH'nin yüzde 10'u, yüzde 40 azaltımı ise GSYİH'de yüzde 37 azalmaya sebep olacak.

 

DPT'nin TBMM'ye sunduğu Kyoto Protokolü raporundan başlıklar

* Kyoto Protokolü'ne taraf olmayan 29 ülke arasında Türkiye de var. * Protokol, Türkiye'yi gelişmiş ülkelerle aynı listede yani EK-1 listesinde gösteriyor. * EK-1 en fazla yükümlülük üstlenen ülkelerin bulunduğu liste.* Kyoto Yunanistan, Portekiz ve Avustralya'ya karbondioksit emisyonunu artırma hakkı veriyor. * Kişi başına karbondioksit emisyonu Bulgaristan'da dahi yıllık 5 tonken, Türkiye'de 3 tonla sınırlı. * Türkiye en fazla emisyon salan 25 ülke arasında 22. sırada. Yani gerilerde bulunuyor.   * Kyoto Protokolü bu haliyle imzalanırsa, Türkiye ekonomisine maliyeti 148 milyar dolara kadar çıkabilecek.

* Kyoto protokülünde EK-1 listesinden çıkıp, yükümlülük almamak için müzakere şart. 

Kyoto Protokolü nedir?

Küresel ısınmanın temel nedeni olarak başta karbondioksit olmak üzere sera (ısınma) etkisi yaratan gazların atmosfere karışması gösteriliyor. 1997 yılında kabul edilen Kyoto Protokolü ise sera etkisi yaratan gazların salımının azaltılmasını hedefliyor. Protokole göre, sözleşmenin Ek-1 listesinde yer alan gelişmiş ülkelerin sera gazı salımları 2012'ye kadar baz yılı olarak kabul edilen 1990 yılı seviyesinin yüzde 5 altına düşürmesi gerekiyor. ABD, ülkesinde sera etkisi yaratan endüstrilerden vazgeçilmesi veya modernizasyon sonucu işsizliğin artacağını gerekçe göstererek bu sözleşmeyi imzalamıyor.   17.04.2007     Referans

Tokyo: Gazlar yüzde 50 azalmalı

Japonya Başbakanı Şinzo Abe, dünyanın atmosfere karışan zehirli gaz miktarını 2050 yılına kadar yarı yarıya azaltması gerekeceğini söyledi.

Önde gelen sanayileşmiş ülkelerden olan Japonya böylece ilk kez uzun vadeli bir iklim hedefi telaffuz etmiş oldu.

Şimdiye dek iklim değişimi ile mücadele konusunda en kapsamlı düzenleme olan Kyoto Sözleşmesi'nin süresi beş yıl içinde doluyor.

2012 sonrası dönemde nasıl bir yapı doğrultusunda hareket edileceğine yönelik müzakereler henüz bir sonuç getirmedi.

Abe'nin önerileri bazı Avrupa Birliği üyelerinin önerdiği kadar iddialı değil. Örneğin Almanya, 2050'de atmosfere bırakılan zehirli gazların 1990'da kaydedilen oranların yarısına inmiş olmasını istiyor.

Abe ise, 2050 yılına gelindiğinde şu anda yayılan zehirli gaz miktarını yarı yarıya azaltmaktan söz ediyor. Yani başlama noktasını ileriye almış oluyor.

Dahası Japon yetkililer bu rakamın somut bir hedeftense, bir vizyon olarak algılanması gerektiğini söylüyor.

Amaç katılımcı olmak

Tokyo'da Asyalı siyasetçi ve işadamlarını bir araya getiren bir toplantıda konuşan Abe, herşeyden önce, 2012 yılı sonrasına yönelik çerçevenin bağlayıcı olmamasından yana.

Japon lider, "Tek bir Dünya var. Havada ulusal sınırlar bulunmuyor. En parlak strateji bile buna herkes katılmazsa hiç bir anlam taşımaz." dedi.

Japon liderin daha geniş katılımsağlamak uğruna, bu alandaki önlemleri gönüllülük esasına bırakma yaklaşımı özellikle çevre örgütlerince hoş karşılanmayabilir.

Küresel ısınmanın varlığına dair 'çürütülemeyecek kanıtlar' olduğunu vurgulayan Abe'ye göre, bununla birlikte, 'geleceğe yönelik planlar farklı ülkelerdeki ekonomik gerçeklikleri göz önüne almalı ve çevreyi korurken ekonomik büyümeyi zedelememeli'.

Abe, iklim değişikliğinin başlıca sorumlusu olan Çin, ABD ve Hindistan gibi ülkelerin de destek vermesini sağlayabilecek daha esnek bir plan hazırlanması gerektiğini belirtti.

Çin ve Hindistan gibi ülkeler, fosil yakıtları yoğun şekilde kullanmalarına rağmen, gelişmekte olan ülkeler kategorisinde olduklarından Kyoto önlemlerinden muaf tutuluyorlar, yükümlülükler ilk aşamada sanayileşmiş ülkelere paylaştırılıyordu.

ABD ve Avustralya gibi ülkelerse, önlemlerin ekonomilerini baltalayacağını savunarak Kyoto Sözleşmesi'nden çekildi.

1997'de Japonya'nın Kyoto kentinde imzalanan sözleşme, 35 sanayileşmiş ülkenin atmosfere saldıkları zehirli gaz miktarını 2012'ye dek, 1990 düzeylerinin yüzde beş altına çekmiş olmasını öngörüyordu.

Japonya'dan destek vaadi

Abe ayrıca hem Japonya'nın hem de diğer ülkelerin, yoksul ülkelerin çevre dostu teknolojileri benimsemesini sağlamak üzere bu ülkelere doğrudan dış yardım yapmasını istedi.

Bu konuda Dünya Bankası gibi kuruluşlarla işbirliği yapılacak.

Japonya dünyada enerjiyi en verimli kullanan ülke olmasını sağlayan tasarruf teknolojilerini paylaşmaya da hazır. Japonlar son 30 yılda enerjiyi yüzde 37 daha verimli kullanmaya başladı.

Abe'nin desteklenmesini istediği teknolojiler arasından nükleer santralleri sayması ise tartışma yaratabilecek bir diğer unsur.

Şinzo Abe'nin gelecek ay Almanya'da sanayileşmiş ülkeler grubu G-8'in liderlerini buluşturacak zirveye, 'Cool Earth50' olarak adlandırılan daha ayrıntılı bir plan sunması bekleniyor.

İklim değişikliği ile mücadelenin zirvenin ağırlıklı gündem maddelerinden biri olması öngörülüyor. Ancak G-8 Dönem Başkanı Almanya, bu zirvede bir atılım beklemediklerini ifade ediyor.

G-8 dönem başkanlığını gelecek yıl dünyanın en büyük ikinci ekonomisi durumundaki Japonya üstlenecek. 2008'de de iklimin önemli gündem maddelerinden olması bekleniyor.

Japonya aslında kendi Kyoto hedeflerini de tutturmuş değil.

Abe ülkesinin 2012 yılına dek, atmosfere karışan karbondioksit miktarını 1990'a göre yüzde altı azaltmış olma hedefini tutturabilmek için yeni bir kampanya başlatıyor.

Japonya'nın atmosfere bıraktığı karbon miktarı, geçen yıl itibariyle hedefin yüzde 14 üzerindeydi.24.05.2007     Bbc / Türkçe